kasaba

Posted: May 9, 2012 in Uncategorized

“bir sahil kasabasından geçiyor gibiyim yanındayken
uzun yolculuklarda değen uykulardan uyanmaya
cama burnumu yapıştırıp bakıyorum sana
trenin gürültüsü karışıyor buğulanan cama
geçip gidiyorsun
sanki
silmeye ve dinlemeye vakit olmadan
yanımdan”

mayıs’12/ankara

kırık kara çalan

Posted: April 6, 2012 in Uncategorized

“günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim hayatıma.
herkes kağıt üstüne yazılanları benim hayatım sanacak, ben de hayatımı saklamış olacağım böylelikle. saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun?
herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin.
kasada oturan kız gibi! herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz.”

murathan mungan / üç aynalı kırk oda





rengarenk bir kağıdı
siyah pastel boya üstünden
 çizmek gibi geçti kış
-itiraf etmeliyim-
 kara çaldım yüzüme kağıttan
nedir ki bir resmi değerli kılan
yüzümüzden kağıda çalmak değil mi rengi?
nisan/12
ankara

çalmayan saat

Posted: February 4, 2012 in Uncategorized

ben bir şiirden geliyorum
uzak bir ülkenin kıyı kentinden
dilinde “hız” kelimesi eksik
artırmış yalnızlığı susarak: “durmadan…”

durmadan memleketten bahsediyor şair
kalemi kırılmış ülkenin kalemtıraş müzesinden canlı yayında
“kırmızı kalemin çizdiği çizgiden bildiriyorum:
siyahın yüzyıl süren iktidarı burada bitmiştir”

durmadan susuyoruz diyorum ben şaire
durmadan
kardaki ayak izimize
elimizdeki yara izine
yılların içgeçmişliğine
çalmayan saatimize

elimden tutuyor, adı “özgürlük” oluyor
tüm yenice açılan cafelerin
white chocalate mocha içip
küres’elleşme beyanatı veriyoruz bir gazeteye
az gelişmiş tirajını önemsemeden
şairin şiirine mülteciyiz nasılsa

saatin çalmasına umursamadan
sarılıp duruyoruz kurmadığımız düşlere
durmadan yaşıyoruz durmadan
nefes almadan, yutkunmadan


“hiçbir şeyin memnun etmediği bu adamları ille de mutlu etmeye ömrünü adamış kadınları, onların beyhude gayretlerini düşünüyor.”
(Murathan Mungan- Kadından Kentler)
Kübra CEVİZ
Uzun ve karmaşık bir başlık altına çok şey yazılabilir. “Önce öp, sonra doğur beni” hissiyatı ile kenti, kadınları ve erkekliliği öpmekle başlayacağım işe. Doğum, zor ve sancılı, çünkü doğum, kısa ve çabuk söylenen bir kelimenin naifliğinde değildir. Başlangıç ve sonun ağırlığında geçen bir sürece işaret eder.
Başlığın doğması için, başlangıca dönelim: Doğaya efendilik eden erkeklerin yüzünden yeryüzünü kaybetmek istemeyen kadınlar! Kent hayatının zorluğu, karmaşıklığı, etkenliği, edilgenliği, yoksunluğu ve her türden her şeye ulaşmanın konformizmi. Ne türden bir bakışa teğet geçilirse geçilsin çizilen çemberin sınırlarında kendini bulmaya çalışan kentin kadınlarına rastlarsınız. En alttan başlayalım; çizgide kalmak için tek ayak üstünde durmaya çalışan kadınlardır bunlar: erkeklerin kadınları, babaların kızları, ağabeylerin kardeşleri, kardeşlerin ablaları! Ayakları ağrıdıkça, onları değiştirerek hayatlarını tüketirler bacaklarındaki varisler ile. Oysa öylesi çirkindir ki o varisler. Zaman zaman gözlerindeki, vücutlarındaki morluklara benzerler. Bir kadını çirkinleştiremeyecek kadar çirkindirler. Ama bunu erkekler asla bilemezler. Çünkü erkekler her şeyi bilmek isterler, bilemezler. Oysa birazcık sezmeye çalışsalar…
Kentin kadınlarının ne yazık ki çoğunluğu, orta-alt sınıf “tek ayak cezasında” geçer. Cezaların kesiliş biçimi ise farklı çizgilerde, farklı zamanlarda, farklı mekanlardaki kadınlara göre değişir. Anlatmaya çalıştığım; kadın olmanın lanet olası cezası her zaman erkeklerin bilmek için can attıkları “çıplak şiddet” değildir. Her zaman geçerli olmasa da bu şiddet, alt sınıflarlarda tezahür ettiği çıplaklık, orta sınıfın “vicdanına” dönüşür. Yani babaların nerden doğmuş olasıca kızından, biricik kızına dönüşür. Oysa ikisi de hem evde hem dışarıda “kadın” olmanın faturasını çoktan ödemeye başlamıştır, vadeli, taksitli, peşin, hacizli…
Kentin kadınları, kadın olduklarını fark ettikleri an genel olarak üç tür refleks geliştirirler; birincisi kadın olmanın cezasını çekmek! İkincisi; kadın olmanın bilincinde kendini ve kadınlığı kollamak (ne yazık ki bunun için ciddi bir farkındalık ve en önemlisi ekonomik güç gerekli). Üçüncüsü ise; dişe diş, başa baş: erkekleşmek!
Çok zaman içimizdeki erkek Fatmalar olarak anılsalar da, çoğunlukla iş hayatına ve dolayısıyla kamusal alana dahil olmuş kadınların, kadın olduklarını, kadın olarak unutmalarından ibarettir. Adeta kentten kadınlara dönüşürler. Kentin tüm çetrefilliği ve kendini devam ettirme stratejilerine sahip olup, sadece gökdelenlere sahip bir kentmişcesine gecekonduyu unutur, aşağılar ve hor görürler. Çünkü kentten olmak demek aynı zamanda iktidar olmak demektir.
Aslında ben bunu doğayı kentten kurtarmaya, korumaya çalışan “erkeklerden” ve “erkeklikten” farksız göremem. Her zaman “kurtarıcı” rolünü üstlenen “Süpermen”lerin doğayı ve kadınları kendi başına ve çaresiz sanmalarından kaynaklı kamusal alanda var olan kadınlara hiçbir zaman ilan edemeyecekleri aşkları gibi. 

sonra

Posted: January 13, 2012 in Uncategorized

“Denize bakıyorum, başımız dönüyor her şeyden, imkandan ve kullanılmamış sınırsızlıktan.” t.u.

bazen düşecek gibi oluyorum
savrulmanın kendisi düşüyor
ben ona bakıyorum: içim bulanıyor 
korktuğum gerçekliğe dayanıyor
bir dost bir dost daha etmiyor 
birden sonrası sayılmıyor
biraz gürültü
biraz gece
biraz sarhoşluk
meğerse bizden kusalı çok olmuş
üşütmüş bir mide, kafadan hallidir
nane-limon içer kendini getirirsin içine
derdi ki bir arkadaş: denge!
şimdi tepeye çıktı düştü düşecek söz
yok, sadece midem bulanıyor
sadece susacağım
bir masa kurulacak yine
üç beş kişi beraber susacağız
beyaz peynir iyi gelecek rakıya
uzanıp yatacağız sonra

kedi ve sevgili

Posted: December 28, 2011 in Uncategorized

gözünden “yaşamak” geçiyor sevgili
içine ne yazarsak: arzu, hüzün, sokak, çocuk
ve kedi.
göğsüne yatırdığın her anlam, her yağmur
soğuk bir geceden bedenime sızıyor: nefes
hayat diyorum,
yaşamdan mahrum bırakmışsın ya bizi!

ben artık küsüm

Posted: December 28, 2011 in Uncategorized

beni de kırdılar içimden kırdılar
karanlık camlardan sular akıyordu
şimşekli bir boşlukta saat vurdu
beni de kırdılar belki yalnızdılar
belki onların da çocukluğu yoktu
bütün şarkılara kapalıydılar
bir genç kız değmemişti saçlarına

beni de kırdılar ben artık küsüm
yağmurları yağmıyor ağaçlarıma
sularından içmiyorum susadım ama
beni de kırdılar soğuk bir ölüm
çevik bir bıçak gibi çakıldı aklıma
oysa bir şarkıyım yeniden doğan günüm
bütün şarkılara kapalıydılar

a.ilhan

kan kaybı (yırtılmış şiir)

Posted: December 24, 2011 in Uncategorized

üşümekten geliyorum:
selamınla yağan kar’ın ıslaklığına
elime dokunan kayb-ı kanımın şiiri ile
her adımda unuttuğum
 bir yerlerde
kelimeleri
-leri

üşümekten sesleniyorum:
az cümleden çoğalarak yazdıklarına
damarlarımda enfekte
kafiyeli şiirinin
hızla ısıtıyor cümleleri
-leri
ellerimde
avucumu açtım bak:

kırmızıyım
aktım, akacağım bedenine gecenin

kent bir uzun boyunlu haziransa
sapsarı gözleriyim kuşkusuz bir vakit olsa.*


bir ayağımızı göğe uzatmışken
adımsız kalmaktan hayıftayız
yürümenin anlamı bir söz kadar yabancı
ritmi yitik: “hiçbir şeyimsin”

oysa yan yana yürürdük biz
kaldırımlara “kaldırın göğü” isyanı ile
elimiz değerdi de
 biz “bize” dururduk sadece
yeşil bir ayakkabıya yürüme güzelliğini vererek

ya da kar
ya da buz
öyle anmıştı “sizi”
öyle not almıştı sokak defterine yağdığı kentin

bir elimiz hep gökteyken
yer çekimini mi düşlemiştik ki
bir rock balladı gibi geçti yaz: “wind of change”
kar, yağmura.
yağmur, rüzgara küskün.

güneş habersiz
güneş doğmaktan yorgun gök anlam!a:

“açınca gozlerimi ipe çekilmiş güneşler varsın”*



* edip cansever

Hemen bir yanlış anlamaya mahal vermemek adına; Ankara’yı bitirdiğim falan yok. Bitirmeye meyilliler için birkaç söz sadece. Bu kent platonik aşkları sever sevmesine de severken üşütmeyelim istedim.
Akşam vakti,  erkenden kararan ve ayazın içimizi titrettiği buzzz Ankara’nın havasından işe girişmek istiyorum öncelikle. Bilen bilir, bu şehirde Kasım’dan sonrasını bir gömlek paklamaz. Artık ne verdiyse: içlik, iki kat çorap, kaşkol, eldiven… Belki bu yüzden emeklisi yaklaşmış memurun süveter modası. Nefes alamayacak kadar üşürüz, kısa mesafelere dayanamayacak kadar üşürüz….
Hani alışığızdır ayaza da, bu kirlilik bu is neyin nesi?
Özellikle daha çukurda kalan yerlerde, misal Cebeci,  akşamın isi çöker burnunuza. Hele bir de astımınız varsa yandınız! Ankaralıyı hızlıca eve sürüklemenin başka bir yolu yokmuş gibi…
Sonra kentin havasını değiştirecek olan! Kızılay Binası.. Geçenlerde bir rüya gördüm, hatta birkaç kez gördüm, Güvenpark dolmuşlarının kalktığı yerde çay bahçesi varmış. Sabahları işe gitmeden çayımızı içip gazetemizi okuyormuşuz. Hayatım boyunca ütopik olmakla suçlandım ama bu defa kabul etmiyorum. Nereye gidecek o dolmuşlar sorusunu hiç kabul etmiyorum: Nerden geldilerse, oraya giderler! Düşündüm de, orada çayımızı yudumlarken fastfoodçularla dolu bir alış veriş merkezi tüm havayı bozar. Yıllardır göz zevkimizi bozduğu yetiyor zaten. Bu konuda ümitsizim gerçi, yapılmışın ziyanı olmaz hesabı, oldu bittiye getirilmiş her şey gibi bu bina da 90 sonrası kuşağın zihnine hatıra: inşaatın continous hali.
Daha bitmedi, yazı da, Ankara’da…
Birbirinin benzeri “havada” açılan mekanlar, aynı havada dolanan ritimler, şarkılar, vesaire… Nerede yemek yesem, nerede müzik dinlesem diye çok düşünmeyelim istiyorlar sanırım. Dön dolaş aynı tas aynı hamam! (hamam demişken Şengül Hamamı’nın havası çok değişti son yıllarda, tavsiyedir) Ruhsuz mekanlar, ruhsuz insanlar yaratır: evini ikeadan döşeme hastalığı misal..
Ankara’da dönemsel kadın vokal rüzgârı esiyor zaten çünkü kentin erilliği hala bariz. (her yerden görünen ışıl ışıl Atakule de ne ola!) Belli bir saatten sonra velev ki  kadın göresin sokaklarda…
Belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur yazılarda:  Kim gelirse bizi savuruyor oraya, biz gelenin rüzgârıyla sevişirken, gelenin kendisi gidiyor. Başkent değil az gelişmiş taşrayız, kabul!
peki ya aşk hiç biter mi?