Archive for November, 2011

ağustos’un muhabbeti

Posted: November 19, 2011 in Uncategorized

I

ne zaman esecek / beklenen rüzgar
yağmur bozan/ sessizliğine inat dolunayın,
geceye gürültü koparan..

Bana tembel diyorlar, bence hoş ve olası muhtemel en güzel ithaf.Günü gününe yaşamak şiarımdır, hem yarın ne olacağı belli mi? Bir rüzgar bir fırtına, belki kar..Bu mevsimde demeyin, mevsimi yok bu işlerin.Eskidenmiş bütün bu söylenenler, hatırlamıyorum o günleri.Eskide yaşayanlardan hiç haz etmem zaten; ”bir zamanlar” der durur bunlar, zaman dediğin izafihi; sana eski, bana yenidir zira.

Ben bir ölüyüm hem geçmiş tüm ağustoslarda, avazım çıktığı kadar bağırsam da sonbahara. Geldi işte !
“Ey güz, sessizliğin en azrail rüzgar olur bana.”

Hem şu kısa(cık) ömrümde, ne diye durmadan çalışayım sana. Düşünmesi bile yoruyor, adımız çıkmış bir kere; “boşver, bir çalışan vardır mutlaka!.”

Var oluşumu gerçekleştirmeliyim önce; yediklerimden zevk almalı, uyuyunca güzel rüyalar görmeliyim. Bir ağaca yaslamış sırtımı, bu güzel yaz gecesinde şarkılar mırıldanmalıyım. Biliyorum sevmiyorsunuz sesimi şu bülbüller gibi değilim, biraz gürültüyüm belki melodisi hiç tanıdık olmayan.Biraz dinleseniz ama alışırsınız; hem “bozuk” sesime hem “tembel görüntüme”. Hep aynı ayda yaşasak; eylüle inat ağustosu kutsasak takvimlerde, tanıdık gelecek sesim ve sözüm. Bir ihtimaldir gelecek yıllara..

Peki ne yaparım ben günler boyunca ? -vakit bulursam yaz şarkıları ve hazlarından-Hani şu gün boyu koşuşturan adamlar var ya, hızlı hızlı yürürler, en çok onları düşünür dururum.

Diyorlar ya ne haldesin, ne yer ne içersin –beni düşündüklerinden değil doğalarındaki meraktan-

Bir şey yapmam; onları düşünürüm; nereye yetişiyorlar acaba?

II

yazı silmekte takvim, / buruşturulup atılan
kağıda dönüşmüş zaman / beklenmedik,
geçmişe, geleceğini sunan..

Ne zaman geldin, hiç fark etmedim gelişini. Daha önce karşılaşmamıştık. Geleceğini daha önce hiç düşünmemiştim. Aslında varlığını düşünmemiştim bile… Sanki hep uzaklardaydın da arada sırada sesini duyar gibi olurdum. Küçükken bu tür sesler daha çok ilgimi çekerdi, her şeyi merak etme isteğinden olsa gerek yoksa özel bir anlamı yok. Hemen kendini özel hissetme. Bilmem belki de öylesindir…

En çok geceleri duyardım sesini, gündüz neler yapardın çok merak ederdim. Yoksa başkalarına mı çığlık atardın? Baştan söyleyeyim; sesin hiç hoş değildi. Bazen fazlasıyla rahatsız ediyordu.Tanıdığım şair bir amca vardı çocukken o severdi sesini, niye hiç anlamazdım.Yalnızlığın sesi derdi, belki de özlemin bazen de hüznün …Ne karmaşık kelimelerdi hiç anlamazdım.Şimdi anlıyor muyum sence ? Olabilir..

Mutfakta ne işin var anlamadım, biz bu aylarda balkonda oluruz. Bozkırda sıcak daha başka.Buradaki varlığını sadece sesinden anlıyoruz, biraz ortaya çıksana. Ama niye hala sessizsin ? Anladım, galiba geceyi bekliyorsun. Buradan duyamam ki seni, hem hafif bir çığlık gibi sesin; geceye gürültü koparmaya çalışan.

Anneme sordum kim olduğunu; sadece gürültüdür gelir geçer dedi, pek sevmiyor galiba. Belki de bir anısı vardır seninle ilgili. Bir ay uzun bir zaman mı ki? Ben de gitmeni istiyorum galiba, dedim ya küçüklükten kalma bazen fazlasıyla yoruyor sesin.Kulağımdan gitmiyor gün boyu, çınlıyor..

Babam geldi mi gitmez ölene kadar dedi. Ölecek olan ne anlamadım sen mi, ben mi, yoksa sesin mi? Sormaya çekindim – geçmiş zamanlı cümlelerden çekinirim hep biraz da sıkılırım-. Sen biliyorsan anlatabilirsin. Bir dakika karıştı kim ölecek yine? Hem niye ölüyoruz ki, yaşasak. Birileri ya da bir şeyler ölmeli diyorsun, duyar gibiyim .

Gece oldu galiba konuşmaya başladın. Hep aynı ses aynı ritim – var oluştan bu yana aynı mı ki-, biraz kitap karıştırmam gerek. Şimdi sohbet edelim yarın bakarım. Ama hatırladım yarın işim var, sonra bakarız. Niye erteliyorum ki her şeyi? Kendimi bıraktım, tamam seninle ilgileniyorum.

Söylesene şair amca neden seviyordu seni? Ben küçüğüm diye anlatmadı. Daha büyümedim mi? Bari sen söyleme bunları…

III


yarıdan sonrası bahardır, / muhabbeti mahçup
çekingen ağustos’un, / vazgeçişler,
ne serden , ne de yardan..

Ben şimdi odama geçiyorum, keyfim yok. Gelişine de şaşırdım sen açıklamıyorsun nedenini, bari ben düşüneyim. Nedensiz mi? Nasıl yani her şeyin bir nedeni vardır bence, tesadüf diye bir şey yoktur.Neden bu yaşım ve neden ağustos? Yine sustun.

Sabah oluyor galiba evdekiler rahatsız olmadan sohbeti keselim. Hem düşünmem, biraz uyumam ve hayal etmem gerekli. Sonra dalarım büyük ihtimalle, keyfine bak. Habersiz gidersen uyandırma, vedalardan hoşlanmam.

Yine her zamanki gibi 08.00 ‘de kalkarım, kahvaltımı sekiz zeytin ve üç bardak çayla yaparım. Yapılacak işler için cebimden ufak not defterimi çıkarıp; gidilecek yerlere, anacak kişilere, tartışılacak konulara, tepilecek yollara, kazanılacak paralara, ödenilecek faturalara, alınacak eşyalara, görülecek hesaplara ve kısa kesilecek aşklara bakarım.

Ve bunu sekiz yaşımdan beri her sabah uzun uzun yaparım. Her gün yeni bir heyecanla yeni şeyler olacakmışçasına, yeniyle eskileri kovarmışçasına takvimime bakar, kısa cümleli hesaplar yaparım.

Bugün yeni bir şey oldu ama; sabah tüm ritüellerimi yapıp defterimin bu ay için ayrılmış son yaprağında, görüşülecek “yeni” bir isimle karşılaştım: Samsa!

-Evet çok heyecanlıyım, görüşmeye geç kalmasam iyi olacak-

Yoksa tanışık mısın sen onunla ?

kasım patı

Posted: November 14, 2011 in Uncategorized

krizantem,bu hande sâfa/ münkalib girye-i yetim hazan 

(krizantem,bu gülen eğlenen/ yetim ağlaması gibi değişiyor sonbahar) 
tevfik fikret

çiçekçilere kızgınım, yıllardır bana kasım patı diye sattıkları çiçek aslında krizantem(miş). aslında ikisi de benzer familyadan, sadece kasım patının yaprakları daha büyük. ama bunun bir önemi yok. mühim yanı yıllardır kandırılmış olmam. hepsine gidip tek tek haykırasım var: kandırdınız beni, yalancılar!

şimdi bu krizantem var ya, aynı zamanda ölümü hatırlatan çiçekmiş. yani cenaze çiçeği. öylesine güzel bir çiçektir ki böyle yakıştırmaları yapanlara da öfkelenebilirim her an ama vardır bir bildikleri deyip geçiyorum. ya da geçmeden aklımdan geçeni de ekleyim; ne çok ölüm vardır belleğimizde kasım ayına yazılan, öfkemi yenecek kadar liste çıkarabilirim…

her şey tamam. kızgınlığımdan eminim. ama şundan da eminim: bağıramıyorum ki! insanlara dair bir genelleme var; öfkelenince bağırırsın, kızarsın ve belki kırarsın. peki ya “bizgiller”? neden susuyoruz, neden sesimiz boğazımıza düğümleniyor, gözlerimiz kızarıyor?

üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerdik ya, ne oldu ona?

bunu geçelim. bağıramayacaksak öfkelenmeyelim bari. ama ben öfkeliyim. kime mi? yıllardır beni kandıran çiçekçilere..

sadece çiçekçilere.

bir fotoğraf taşmış benden

Posted: November 13, 2011 in Uncategorized

durdurun treni ineceğiz
daha laleli’ye gelmedik mi edip?
sustuk, neden sustuk?
hepimiz susarsak başı ağrır devletin

örtün üstümüzü üşüdük
sevdiğimizle birlikte üşüdük
ekim’e üşüdük
koca atlarla birlikte
gömülen çocuklarla üşüdük

hepimiz üşürsek ağrır mı başı devletin?

bizi bir fotoğrafa koydular
elimizde pastel boyalar
sanki okul müsameresi için hazırolda tuttular
elimizde ekim,
elimizde “bizi bir fotoğrafa koydular” fotoğrafı
ve akıp giden bir sokak

boyasak, başı ağrır mı ki sevgilinin?

kasım/11

fotoğraf

Posted: November 13, 2011 in Uncategorized