Archive for March, 2010

>bir fırtına tuttu bizi

Posted: March 29, 2010 in Uncategorized

>yazıldığı gibi okunan bir dil gibi hayat diliyorum bu günlerde. yazıldığı gibi yaşanan hayat? nasıl? yazmak ile hayata geçirilen eylemler, duygular, düşünceler vs. yani önce söz değil yazı olmalı. yazı-eylem ve söz…sırası ile. elbette bunun da sorunları olabilir. ama tersi durum da sorunlu ise muhasebeye gerek yok. en azından tercih hakkımız olmalı öyle değil mi?

doğum günü tarihimi bir sosyal paylaşım sitesinde değiştirdim diye yargılandıysam, böyle bir tercih hakkı talebim için idama mahkum olabilirim. muhafazakarlık bir hastalık kesinlikle. ve bence zihnen olabilirlik konusunda hayal dünyası dar olanlar en büyük muhafazakarlar. seni anlamadıkları oranda yabancı ilan edip yahut deli işin içinden kolaylıkla çıkıyorlar. öyle değil işte arkadaşım, sizin hayatınız kolaylaşırken benimki zorlaşıyor! nefes alamıyorum bazen, anlaşılmadığım her an mekan ve zaman üstüme geliyor. oysa ben de anlaşılmak istiyorum, yaşamak istiyorum… hakkım..
peki ne olcak? fazlalığım ile yüzyüze mi kalacağım. ben hep yalnız mı olacağım?

>ölümsüz ölü

Posted: March 26, 2010 in Uncategorized

>

“başıboş bir sandalım ki artık bir kıyıya varsam

çocuğumsun ki deniz ölümsüz bir ölü olsam”

e. cansever

>http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=8134880&server=vimeo.com&show_title=1&show_byline=1&show_portrait=0&color=&fullscreen=1

Cem Adrian – Gül Güzeli from cem adrian on Vimeo.

>sabaha kadar

Posted: March 15, 2010 in Uncategorized

>Şu şairler sevgililerden beter;
Nedir bu adamlardan çektiğim?
Olur mu böyle, bütün bir geceyi
Bir mısranın mahremiyetinde geçirmek?

Dinle bakalım, işitebilir misin
Türküsünü damların, bacaların
Yahut da karıncaların buğday taşıdıklarını
Yuvalarına?

Beklemesem olmaz mı güneşin doğmasını
Kullanılmış kafiyeleri yollamak için,
Kapıma gelecek çöpçülerle,
Deniz kenarına?

Şeytan diyor ki: “Aç pencereyi;
Bağır, bağır, bağır; sabaha kadar.”

orhan veli

>ara sıra

Posted: March 15, 2010 in Uncategorized

>ara sıra uğrasan,

şiire uğradığın gibi
korkmazdım.
karanlıkta bir adam
karar-sızlıkta bir kafiye
sanmazdım
yazdıklarını.
ara sıra uğrasan,
çocuğa uğradığın gibi
sızlamazdım.
şarkılarda nakarat
balıkçının sandalı
sanmazdım
sensizliği
ara sıra uğrasan,
kendine uğradığın gibi…
ölmezdin ya!
mart/ankara

>anlamak için önce anlatmak lazım. dantel gibi; emek vererek ve sabrederek. kendini, tüm kusurlarınla. kimsenin mükemmel olmadığını bilerek.

bugün festivalde “mary and max” animasyon filmini izledim “dostluk” temalı. tam da uzun bir zamandır arkadaşlarımla paylaşmaya/anlatmaya/konuşmaya çalıştığım “insanlığın mükemmel olmadığı” duygusu üzerine kurulu. mary, 8 yaşında tombul, alnında bir lekesi olan ve bunu sorun eden (ettirildiği için) kendi halinde bir kızçocuğu. Max ise ortayaşlarda bir tür “akıl hastası” ve aynı zamanda obezite. tesadüfi başlayan bir mektup arkadaşlığı, 20 yıl süren dostluğa dönüşüyor. Tüm bağımlılığı, alınganlığı, kırgınlığı, samimiyeti, alışkanlığı, özlemi ve ayrılığı ile…
Her ne zaman ayrı kalsalar depresyona düşüyorlar ve beraberliği hissettiklerinde dudaklarından değil “beyinlerinden gülümsüyorlar” mary ve max.. kırgınlıkları ise, alttan alarak ve daha çok kendilerini daha iyi, ayrıntılı anlatarak çözüyorlar. örneğin; uzun süre max’ten mektup alamayan mary, önce sinirlenip tüm mektupları yakıyor. daha sonra max’in hastalığını ayrıntılı anlattığı bir mektup alınca onu affediyor. çünkü onun hayatındaki en önemli ayrıntısını öğreniyor: hastalığını, yani kusurunu.
ve aslında bir başkasını kusuru ile kabullenip sevdiğinde kendini de kusurun ile kabullenmen kolaylaşıyor. mary’in de hayatı buna benzer şekilde oluyor, özgüveni artıyor ve başarılı oluyor.
dostluk üzerine ince çok ince ayrıntılar vardır. onu “hissedemediğin” vakit kaybetmek kaçınılmaz olabilir.
“you are my best friend. you are my only friend”

>yeniden doğmak var ya

Posted: March 8, 2010 in Uncategorized

>

ben bu gün doğmalıymışım ve böyle bir günde ölmeliyim. öyle kalabalık ve öyle esintili bir günde.

hem yalnız hem çokça seslenmeliyim bu güne,

kadın olarak

öylece…

ve şansını kendini yaratarak, yeniden doğarak!


Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
Değişmek
Biri mi öldü, bir mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
Bana kızıyorlar sonra, ansızın bana
Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
Ve geçilmiyor ki benim
Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.

Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
O yapayalnız olmaktaki kendimi
Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
Sanki ben upuzun bir hikaye
En okunmadık yerlerimle
Yok artık sıkılıyorum.


e.cansever

>hız iblisi

Posted: March 5, 2010 in Uncategorized

>

çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendi anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin küçük titrek alevini söndürmek istemektedir.

milan kundera/ yavaşlık

>manik

Posted: March 4, 2010 in Uncategorized

>nereye sıçrasam, hoplasam, zıplasam diye düşünüp durduğum döneme yine girdim. zihnim de aynı şekilde daldan dala atlamaya devam ediyor. ama garip şekilde huzurluyum. olduğum yerdeki memnuniyetin verdiği bir huzur bu. yoksa içimde kopan kıyametlerin, fırtınaların haddi hesabı yok.

aslında şöyle de izah edilebilir; fazla kurcalıyorum olanı biteni. tadını çıkarmak yerine parçalara bölüp yeniden kurmaya çalışıyorum kendimce. oysa yapboz değil her şey ve bütünleşik bir yapıya sahip. öylece kabul etmek, benimsemek ve sevmek gerekli…
sonra şunu düşünüyorum; sevmek için ufak şeyler gerekli aynı şekilde nefret için de… ne kadar pamuk ipliğindeyiz? güçlü bağlara ihtiyacım olduğunu yeni hissediyorum. bu son zamanlarda öğrendiğim en iyi şey.. az ve öz bağlar…
biraz da şunu düşündüm arkadaşlarım; zaman logaritmik akıyor, gittikçe hızlanıyor… ve çoğumuzun şikayeti zaman yönetimi canımıza okuyor…. ve ben çoğu vaktimi düşünerek geçiyorum.. nerdeyse düşünmekten yaşayamıyorum..
bir de yaşamaktan korkuyorum.. yanlış yapmaktan..
yine mi?