Archive for June, 2009

>haziran ve göçmen kuşlar

Posted: June 28, 2009 in Uncategorized

> leylekleri göremedim gökyüzünde, göçmen kuşlar çoktan gitmiş olmalı, sonbaharı beklemediklerini duydum.

(nereye ey kuşlar! henüz haziran..henüz yeniyaz!)

çocukken gökyüzündeki göçlerini, birlikteliklerini görmek için balkonda seyredalardım.

şimdi, seyirliğim olan balkonumdan çok uzaktayım.
cama çıkınca sadece kapalı pencerelere bakmak zorunda kalıyorum.

kuşlar küsmüş olmalı
kuşlar çok uzakta..

mayısta leylakları kokladım
mayısta leylakları topladım….

güller vardı, onları hazirana bıraktım
güller vardı, onları leyleklere bıraktım…


haziran…
daha bir kıskanıyorum göçmen kuşları…
kalabalıkları ve uzakları…

google earth’te göçmen kuşları bulmaya çalıştım..
st petersburg semalarında gördüm onları!
yollarını şaşırmış olmalılar!

bazen yolu şaşırmak lazım dedim…

yağmurlu günlerle haziran’a da veda edelim, büyüdük ey kuşlar!

bir kırmızı gül dalı egilmiş üstüne
bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta
okşar yanan alnını nazim ustanın
bir kırmızı gül dalı egilmiş üstüne
bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta

gece leylak ve tomurcuk kokuyor

geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
suramda bir kuş ötüyor.
haziranda ölmek zor….

h.hüseyin korkmazgil

>sana kek yaptım

Posted: June 24, 2009 in Uncategorized

>

>yaz, yağmur, çay

Posted: June 24, 2009 in Uncategorized

>Bardak hangi büyüklükte olursa olsun çaya tek şeker alışkanlığım devam ediyor. Ve nedense bardağın boyutu değişse de çayın tadı değişmiyor. Şeker, bir süre sonra bende aynı tad ile var oluyor. Bunda onun yerine ikamelerimin artmasından kaynaklı olabilir. Örneğin; çikolata ile çay, çifte kavrulmuş lokum ve üzerine çay, kek ve çay, pasta ve çay… Bir tek meyve ile uygun olmuyor. (dondurma ile de fena olmuyor)

Alternatifin olduğu sürece olması gereken normalliği değiştirebiliyoruz. Bu ikna beni bir süredir rahatlatıyor. Birçok şeye alternatif gözüyle bakmak yanlış olsa da; “her zaman daha iyisi vardır” “her şeyin tadı farklı bir haz verebilir” düşüncesi ile vazgeçemediklerimi ayrı birer tad olarak saklıyor ama her gün önüme çıkarıp yeme ve tiksinme boyutuna geçmemeye çalışıyorum. (ne yalan söyleyim, tembelliğim ve alışkanlıklarım buna çoğu zaman izin vermiyor, ya da zorluyor)

Yaz, sıcağını hazirana vurdu. Ankara yanıyor. Dışarı çıkmak imkansızlaştı. Evin, odan daha bir sevimli hale getirilmeye başlandı. yeni bir temizlik ve tasviyeyi hak eder oldu. Ağustos böceğinin gelmesi için hazırlık da diyebiliriz. Geçen senelerde ona öykü yazmıştım, bu sene yakalarsam filmini çekeceğim kendisinin.

Dün ve bugün güzel yağmurlar var, yaz yağmurları. Metro çıkışlarında yağmurun geçmesini bekleyen insanları anlayamadım. Şeker olduklarını mı zannediyorlar? Ne kadar güzeldi ıslanmak… Bunlar cesaretsiz diye teşhisi koyduk arkadaşımla. “seni özledim” demekten de acizdirler. Islanmak varken, üşümek varken… Bir de başkalarını korkaklıkla suçlarlar. (çok genellemeci oldu ama buna ihtiyacım varmış demek ki)

açık pencereden
sesleniyordu yağmur;
sarılmak varken…

ve bir kedi,
mavladı merdivenden

ve demli bir çaya
tek şeker yeterken…

🙂


>rüzigar-ı Ankara

Posted: June 18, 2009 in Uncategorized

>
http://www.divshare.com/flash/playlist?myId=7691032-3c5

>araf

Posted: June 16, 2009 in Uncategorized

>“ben öldürmedim hiçbir şairi
doğurmadım da,
oysa ne zaman
bir şiir yazmaya çalışsam
kelimeler kayboluyor mezarlığımda…”

k.c/haziran/ankara

>tragedyalar II

Posted: June 15, 2009 in Uncategorized

>koro
ve umutlar sonsuzdur.
çünkü en büyük yaslar
en büyük ölümlerden sonra tutulur.

episode
gelirler bir geminin
yolcular listesindeki adlarıyla
tozlu ve incir ağaclarından örülmüş kazaklarıyla
çağlara göre sıralanırsa çok yönlü ve haritasız
yastutmaz bakışlarıyla
bir yürek resminden yapılmış yürekleriyle
böylece, gündüzün en müthiş yerinde, gündüzün
başkalarınca işitilmedik bir yerinde
sanki bir yaz bahçesinde binlerce sarı ampulün
onları sonsuz ve tedirgin dünyaya akıtan biçiminde
öyle.
ve yoğun caddelerde, tekdüze otobüslerde
çok uzun pasajlarda, bir sürü duraklarda,
geçitlerde her türlü otellerde.yönü pek bilinmeyen
yalnızlığı kurutan birtakım asansörlerde
öyle.
ve öyle çok sesten katı bir sessizliğe geçerkenki
bulanık, kirli
biçiminde bir yaz ayini. upuzun kokulu tabutunda
bilmeden yer değiştiren bir süryani
solgun balmumu çiçeğinden o hiç anlatılmayana
bakarkenki
kızgın demir yüzlü bir su hayvanından
yansımış kızgın yüzünü bildirerek
kimselerden öğrenmediği bir gülüşle
kimselerden ögrenmediği bir gülüşle
böylece, insanın en müthiş bir yerinde, insanın
başkalarınca işitilmedik bir yerinde
acısızlık açınca ölmemekteki renklerini..

koro
başlar ceplerinizin alkolle işleyen saatleri.

episode
ve akar tozların, küflerin iç çekişlerin
nar şuruplarının kanı evlerin
bir akşamüstü kargaşasında, bir umutsuzlukta
hiçbir zaman önce ve sonra
birden bir yabancılığa sürgün gitmenin
ormanını kuşatan bitkisel yalnızlıkta
kandır kesilen imgesi her menekşenin.
kandır hiçbir yere uymayan eller, sayılar
tüylerin
ölümün tüyleri gibi uzayıp çekilmesi
kan, bu nasıl kan ki, kanı ölümün
geceye değin bir ölümlünün
kendini tanrıya yok dedirtmesi
ve hepsi.

koro
direnmek elinizdeydi,
bu neydi çünkü ey paralar, bültenler, sabah gazeteleri
banka müdürleri, şirketler, tröstler
ve karteller
ey papa xxiii. john ey, bütün din kitapları, nükleer
denemeler
ey sizi bir şeylerle durmadan değiştirenler..

episode
gelsinler biz onlara yalnız gazetelerimizi göstereceğiz
ağzımızdaki bir şeyleri çarçabuk yutacağız
bir kadeh de içkimizden alacağız.
aldıktan sonra biz sahi nerelerde kalmıştık?
biz böyle nerelerde, yorgun, yaralı
bir atın tek başına bir ovayı kapladığı
oralarda
ve günün her saatinde fal açan bir adamın
şu sinek onlusunu bir türlü kullanamadığı.

her şey ne kadar beyaz!
her şey ne kadar beyaz.içimizde sakladıklarımızın birazı
sesimiz ve bütün düşündüklerimiz, her şey
yolcular, o soğuk istasyonlar, bizim her günkü tekrarlarımız
değil mi, ne kadar beyaz gemiler
fenerler ve bütün yol göstericiler. parmak uçlarımız
kim bilir kime yazdığımız bin yıllık dilekçeler
o buz tutmuş güneşler, eski eşya satıcıları
ve sirkler
ey büyük sirk tanrısı, sen bizim her türlü aşkınlığımız
ve yalnız.

ağit
ey yetersiz el, ilkimiz, şaşkınlığımız
ağışımız ne kadar beyaz
gökyüzün ne kadar anısız kaldığımız
akşamları sarı defterlerin, katalogların
alkolün ve soğuk örtülerin eli olmanın
kansız ve değişik ağrıdığı
yani hiçbir şeyin, öfkenin bile daha bir şey olmadığı
ey yetersiz el
ödemenin, sevişmenin, korkunun
soğudukça kararsız
ve çıplak kara imleri stenoların
gibi bir bir döküldüğü anlamsız
ey yetersiz el
sen nerde eskidinse ordayız
erinç mi, değil mi, ama ordayız
yüzlerin sayılar ve yenilmiş şehirler kadar ağırlaştığı
ve aşkın bakımsız kaldığı, işte ordayız.

episode
kalmak hep böyle kalmak mı yeni bir yağmur yağıncaya
dağlarda dağlarda ve soğuk her yerimizde, çağlarda
yılgınız, çünkü sen ey soğumak korkusu
ey umut, ey beyaz örtülerin tükenmez uzunluğu
kimse bir gün sana koşmaktan kendini alamaz.

koro
ey sizler, ey ölümlüler
ey kimseyi saymadan mutluluk dileyenler
ey nerde olursan ol dongun kalabalık
yiterek seslerinde ve değişkenliklerinden
bir şeyi hep sevmelerinden ve birden
yıllara, yüzyıllara usulca ilişenler
ey sizler
yani ey otel katipleri, ey sonsuz otel katipleri..

koro başi
varın, duyurun artık birlikte sesinizi
duyurun acınızdan yeni bir soy yaratmanın
doyumsuz, sonsuz, o eşsiz görkemini.
daha işimiz bitmedi, öykümüz sona ermedi.

edip cansever

>talep-arz meselesi

Posted: June 14, 2009 in Uncategorized

>her daim suçu üzerine attığım şu ilim varki; iktisadi meseleler… yani,param olmadığında genelde bir küfrü cümleler savurduğum bu ilim denen şey. aslında cevabı basit denklemlerden oluşur ya neyse… etiketlenmiş bir ideolojiye işaret etmeden geçmek lazım bu çok bilmiş önerileri!

efendim, başlıktan da anlaşılacağı üzre ben bu karmaşık denklemler kurgusunu tersten okumaktayım. (esasen iktisadi kurguda tarihsel olarak tersine dönmüş şeyin normalidir bu deyip matematiksel kısmından çakmadığım ama söylevsel kısmına kafa yorduğumu da göstermiş olayım) Şimdi, izah etmeye çalışırsam; talep etmediğin vakit arz da olmuyor. Ancak, arz ediyorsan da talep olmuyor. Bu kesişen durumun yokluğu ise bizim lügatta “hüzün”, çoğu zaman da “arayış” oluyor. Arayan bulur efenim, bulur!

Bütün bunları söyleyip lafı dolandırıyorum bilerek, zira yazacak asıl meseleleri yazmamak için kendime gereksiz meşguliyetler uyduruyorum. İktisada merak salmak gibi… Meşgulum efendim bahsedemem bahtsızlığımdan, yok asla olmaz…

Bu aymazlığım, bu vazgeçmezliğim, bu umutlara tutunuşum ne zaman geçecek? Ne zaman kabulleneceğim gerçekliği. İktisadi bir durum mudur bu? (pektabi öyledir!)

İyidir niyetim oysa, ufak bir kımıldama ve dengesizlik arzı da talepleri de mutsuz ediyor işte. Derin düşünüşlere dalıyorum dostlarım. “acabalar” kafamda uçuşuyor. Bozduruyorum elimdeki tüm huzurlu dövizleri ve uykularım kaçıyor kaybettiklerimle…

Arz-ı endam ettim dostlarım, her daim kelimelerle. Niyetim rahatsızlık vermek değildi kimselere… oysa tüm ilimlere inat talebe primim yoktu.

yine de gelen de bizdendi, giden de…

kelimelerin hoşluğunda kalan, onlarla vuslat edenlere selamlar ola…

>kahve ve çikolata

Posted: June 13, 2009 in Uncategorized

>

Festivalde izlediğim “kahve ve sigara” film(ler)ini bugün tekrar izledim. Üzerimde etkisi değişmemiş, hiç denemediğim halde sigara içme isteği uyandırdı. Ama yine de denemeyeceğim! İrade işte…

Kahve muhabbetlerini çok iyi aktarmış film, komik olan birkaç sahne dışında söylenildiği gibi bulmadım yine filmi. “kuzenler” bölümleri gerçekten iyi. Bir de “dert değil” bölümünü sevdim.

Bir arkadaşınızı ararsınız, görüşelim diye, başınıza bir iş geldiğini zanneder? Oysa “iyisinizdir” sadece. Hiçbir şey söylemeden yanında oturmak istersiniz, bir kahve içmek… hayat telaşesinde kaybolduğunuz anlardan çalmak.

Kısa görüntüden tutturamadığım şanslar/anlar geldi bir de aklıma… Uzun hikayeler. Belki bir gün yazarım.

Kahve ve sigara…

benim için “kahve ve çikolata” olur ayrıca bu ikili, uyumak istemediğin akşamlarda “üçü bir aradanın” ikisi… mutluluk hormonuna dost olan düşler; öyle hızlı hızlı geçen aklından…

akılmdan geçiverir, uzak kederler, uzak hedefler ve uzak kuzenler….

geçenlerde kahve almaya girdiğimde markete her zaman yaptığım gibi çikolatalara uğradım, sevdiğim bir marka paketlerin üzerine mesajlar yazmış kocaman; çikolatalı kısa iletiler: “seni seviyorum” “seni özledim” “bol şans” gibi…

“bol şans :)” olanı seçtim…

henüz yemedim…

>ufak notlar

Posted: June 10, 2009 in Uncategorized

>* İnsanın ruhu beden ile özdeş olmuyor bazen; olduğun yerde sadece gerçelik olarak kaskatı kalmışsan ve harekete geçemiyorsan, ruhun çok uzaklardadır.
* Susmak ne zaman önemlidir? Karşındakine güvenmediğin zaman.
*Durmadan çalışan bir zihne sahipsen, uyumak ve her şeyi unutmak iyi geliyor. Dinlenmiyor ama zamanı geçiriyorsun en azından. Hele akıp giden düşüncelere hakim olamıyorsan geceler çok uzun oluyor. En iyisi sonsuz uyku, o vakit.
* Eski kelimeleri, eski kıyafetleri eski şarkılar kadar seviyorum. Ve bunun yaşla alakasını büyüdükçe daha iyi anlıyorum. Anıların kokusu var, her daim buruna gelen (kek kokusu gibi)
*Anlaşılmaktan çok anlamayı istediğimi anlayalı baya oldu. Bu nedenle dinlemeyi daha bir sever oldum. Ama anlatan yok ayrıntıları hayatta. İyiyim demek doyurmuyor çoğu zaman. Uzun sohbetlere özlem duyar oldum.
*Tembellik iyi bir şeymiş, bunu çalışmanın ne demek olduğunu en steril haliyle görmem bile yetti. Büyümek ve iş güç sahibi olmayı sadece para kazanmaya odaklı istemiyorum. Nedense böyle düşünenlerin çok az olması umudumu kırıyor.
* Ankara’daki kravatlı insanlar bence fazlasıyla sabırlı olmalılar. Hele kafası çalışanlar.
*İnsanın kaçacak bir kuytu köşesinin olması güzel şey. Odama bile kaçamıyorum artık.
* Rüyamda uçsuz bucaksız vadiler görüyorum, artık anlamı olmalı bunların.
* Gelecekte bir şeylerin değişeceğini düşünmek kaç dakika rahatlatıyor acaba beni?
*Üst üste biriken kitaplarımın yazarlarını düşündükçe rahatlıyorum. Öyle insanlar da varmış.
*En güzel aşk şiirlerini yazan şairleri düşündükçe de onlara üzülüyorum. Geçip giden zamanda ne kadar biriken acı var Tanrım!
*Özgürlüğün insanın içinde olduğuna tüm kalbimle inanmakla birlikte, insana hareket veren o itici kuvvetin bir başkasıyla gerçekleşeceğini düşünmekteyim. Yani tek başına mücadeleye gücüm kalmadı.
* Dipsiz yalnızlığın dibine vurarak, en sonunda kalkacağıma da gönülden inanıyorum.İnanmam lazım…
*Ve bazen sabah olmayacak sanıyorum.

>

Kaç kez gittim ve kaç kez kurtulmaya çalıştım o nakarattan:

le vent nous portera: “rüzgar bizi götürecek”

bir ressam kızın öyküsüydü bu şarkı bende; tozu dumana karışmış bir kısa filmin baş rol oyuncusu küçük kız gibi

mayıs ayı ertesi, döndü durdu dilimde. yabancıydı dilime oysa, ezberleyene kadar epey vaktimi aldı. ama baktım ki, unutmuşum… (hatırladıklarım en aza inmiş)

“comfortably numb” dedim sonra; uzun bir ara, uzun çok uzun… şarkının son kısmı gibi hüzünlü ama vurucu bir bitişle sonlanıyordu günler, ben yine yabancı dildeydim ve hep “azınlık” oldum genellemelerde…

oysa hüznüme ve varoluşuma en tanıdık, en samimi tonda o türküyü sahiplendim son yıllarda (hep bildiğim, sevdiğim, bana dair olan) : “aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver, al başımdan bu sevdayı götür yare ver…” bir Selanik türküsüydü, Tuna’nın sesini işittiğim…

Tuna çağladı kulaklarımda, benden götürüyordu kalan yanımı da… kalanlarımla nefes almaya, çağlamaya çalışıyordum ona özenerek…

Eski şarkıları dinliyorum bu aralar; hüzn-ü alışık haleti ruhiye…

öncesi ve sonrası ile kaybolduğum şarkılarda nakarat oluyorum…