Archive for February, 2009

>küçük burjuva sıkıntısı

Posted: February 26, 2009 in Uncategorized

>Bir süredir burada yazıyorum, gündelik hayatıma çok bulaşmak niyetinde değilim. Zira burayı günlük olarak kullanmak istemiyorum . Başımdan neler geçtiğini, batsın bu dünya sıkıntılarımı da paylaşmak istemiyorum. Çünkü, çoğu zaman bu dayanılmaz geliyor. Bu blog dünaysında bunu çok güzel aktarabilen bloglar var, bir kısmını hayranlıkla takip ediyorum ama nedense benim böyle bir tarzda yazasım yok. Aslında yazmak istediğim uslubu de kullanmıyorum burada. Nedeni biraz daha üstten bakmak, yani somutu soyutlamak. Zaten yaşıyoruz ve soyutlamalara ihtiyaç var. Elbette beceremiyorum ama deniyorum.

Şiirsel yazım bu nedenle bana daha asil geliyor, daha çok soyutlamalara ihtiyaç duyuyorum yazarken. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, İyi bir edebiyatçı olma iddiası taşıyorum aslında yaptığım işi iyi yapmak için. Ama edebiyatçı olma iddiam asla yoktur. Susmak zor iş ya, yazmaya kaçıyoruz kolay sanıp benimki de o hesap. Yağmurdan kaçarken dolularla cebelleşmek. Yazma sıkıntısı…

İyi bir siyaset bilimi eğitimi aldım, çoğunlukla iyi yazılar da yazdım. Cümle kurarken bu kadar zorlanmadım yıllarca. Ama bu son dönemde ciddi bir sıkıntıdayım. Aslında nedenini biliyorum; az yazıyorum ve az okuyorum. İnsan her şeyi unutabiliyor; okumayı, yazmayı.. Hatta konuşmasa, konuşmayı…

İşte ben yazamayınca, konuşamıyor hissiyatına kapılıyorum. Benim için korkunç bir durum, çünkü varoluşsal bir şey. Kendimi var edemiyorum.
Şimdi şu anda, klavyeye dokunurken harflerle dansımı izliyorum. Öyle hoş bir dansları var ki, üstelik asil bir yazı olmadığı halde..Siz bunu şiir yazarken hayal edin örneğin.. Hele klavye değil dolma kaleminizi ve mürekkebi, müthiş…

Neden burada siyasetten ve gündelikten bahsetmediğimi az çok anlatmaya çalıştım. Ama biliyorum anlatamadım. Esasen bunlar için ayrı bir blog oluşturmayı bir süredir de düşünmekteyim. Bakalım, yazma heyecanımı yeniden kazandığımda deneyeceğim…

Son olarak bu sıkıntının yüzümde vuku bulmuş hali, oyuncağı alınmış bir çocuk yahut yiyecek ekmeği olmayan bir dilenciye benzeyebiliyor çoğu zaman. Sıkıntı deyip geçmeyin zamanı zindan edebiliyor…

>koşmak

Posted: February 19, 2009 in Uncategorized

>

sabahları metroya koşuştururken ehl-i keyf sabah koşusuna çıkmış amcalara teyzelere özenir oldum. ayağımda spor ayakkabısı olmasına rağmen öyle amaçsız koşamıyorum, mutlaka yetişmem gereken bir yer oluyor. üstelik koluma taktığım çanta bu tür koşmalara izin vermiyor.
sonra metro yolculuğum uzun ve amaçsız bir koşuya hayal oluyor, sonunu bilmediğim bir yolda koştuğumu düşünüyorum…
soluk soluğa kalıyorum, ve biraz da çamur içinde. toprak kokuyor üstüm başım, sadece doğayı dinliyorum ve ona doğru daha hızlı koşmaya başlıyorum. başımı döndürüyor uzakları düşünmek. daha çok koşmalar ve daha çok uzaklara takılıyor aklım. ağaçlara çiçek açtırıyorum umudumla. bembeyaz oluyorlar bir anda, işte tomucuklar…
üzerlerine basmamak için daha dikkatli koşuyorum, yer ile temasımda heyecan doruğa ulaşıyor. her adımda daha bir sağlam basıyorum. koşmalarıma güveniyorum. kuş sesi, yaprak sesi, rüzgar sesi… benim soluğuma karışıyor..
ahh uzakları koşturuyorum zihnimde her sabah..
kan ter içindeyim, son durağa gelmişim : KIZILAY
ve bulantıyla hayal bitiyor, ağır aheste bir yolculukla işe gidiyorum ve akşama kadar oturuyorum gerçekliğin üstünde.
çayımı yudumlarken arasıra rüzgarı hissediyorum (ufak kaçamaklar işte…)
sonrası?
sonrası..yorgunluk ve uyku..
ya da n’olsun; iyilik, sağlık…

>keşke

Posted: February 14, 2009 in Uncategorized

>“Hiç bir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni. ” (C.süreya)

“bir hayalperest yalnızlıkta
dümdüz ovaya çıkıyor hayat….”

>tuhaf

Posted: February 12, 2009 in Uncategorized

>tuhaflığın seyrinde yürümekte
karın izi karda
yağmurun izi ıslaklıkta
bastığın yerdi yürüdüğün
ve düştüğün yerdi gökteki yüzün

yaz günü
tuhaf bir soğukluktu yüzün
güneşten kaçan sağanaklara tutsak
güldü mü ağlıyor
ağladı mı tüm kahkahalar bizimdi

kış günü
tuhaf bir sıcaklıktı elin
içimde bir titreme ışığa kaçak
sustu mu sesin yüksek
konuştu mu memnuniyetsiz….

tuhaflık işte
yıkayınca geçer sokaktaki izler
sokaktaki sesler
duymayınca geçmez

bir çınlama
deli mi neyiz
tuhaflığın seyrinde
kendi alemimizdeyiz…

>çılgın dünya

Posted: February 7, 2009 in Uncategorized

>

Ya da dünyaya deli!

Bazen o düşe düşüyorsun, boğulacağını bile bile. Kalkmayı da istemiyorsun üstelik. Uzun bir sessizlik oluyor her şey; çocuklar, bulutlar, susun sesi. Susuyor dünyanın gürültüsü senin yanında, çünkü dinliyor hissi. Öyle bir çılgınlık geçiyor ki aklından, dile getirse tüm herkesi susturacak gücü var o aklındaki gizin.Ya dünyanın delisinde ya da delilerin dünyasında buluveriyor kendini.

Aşık olduğun zaman… Aşk, delilik oluyor velhasıl, dillendirildiği üzere lügatında şairliğin.
Tüm rollerinden sıyrılıyor ses, ne varsa masanın üzerinde (edip cansever’in masası gibi). İki kere ikinin dört etmediği tek yer, ve bıraktığın yer kimliğini.
Bir mit anlatılır hep aşk ile ilgili, gözünü kör ettiği için her daim yanında olmaya söz veren “çılgınlık” üzerine ve mitin devamıdır hikaye sandığımız; dünyayı çılgına çeviren aşıklar üzerine ki değiştiren tarihin seyrini. Delidir işte aşık, sevginin delisi yahut delinin sevgisidir.
Modern dünyanın tutsaklarıdır bir yandan da düşünmekten ve aşktan delirenler. Bilmenin ve sevgilinin peşinden koşan garip insanlar yani.

Bahsettiğim;
Deli mi?
Normalliğin kıyısında bir deniz arayan ve taşları su sanan akıldır bahsi geçen bir deli…

“Cebinde sadece çakıltaşı
aklında kum taneleri olur senin
ve suyun evrendir uzaklardaki seyrin.
Ya taştır normallliğin gerçeği
sana çarpan ey deli
ya da taş-ır normalliğin seyrini ..”

(çılgın dünya zamanın delilerine tavsiye edilir)

>giz

Posted: February 5, 2009 in Uncategorized

>

kimsin bilmiyorum. bir gölge gibi kelimelerin peşindesin sadace bunu biliyorum, hissediyorum. Arkasını dönüp gidenlerden birisin belki de kuytu köşede güneşli zamanları bekleyen. Üşüdüğün belli titreyişinden, dünyayı titretecek nöbetlere giriyorsun kimi zaman, geç bir vaktinde şehrimin. Sonra zamanı üçe beşe bölüp arasıra kontrol ediyorsun kelimeleri. Zaman tutmazlığı var öyle değil mi? Yazdıklarımızın…
yazılacaklar var daha, bekleyiş ne zamana kadar sürer bilinmez ama hayatımızdaki bu giz hiç bitmiyor. Her yeni ana eklemlenen bilinmezlik tüm heyecanını devam ettiriyor her şeye rağmen hayatın… öyle ya, bugünü bilseydim dünden şimdi başka yerde olabilrdim. Seyrini değiştirebilirdim belki her şeyin.
yine oradasın, kimsin nesin bilmiyorum… bir karartı görsem geceleri sen zannediyorum. yüzünü görmeye cesaretim yok, gelmeni de istemiyorum… nasıl uzaksa sözler, biz de uzak olalım, hisler yakın olmadıkça…

>eskici

Posted: February 1, 2009 in Uncategorized

>

İçimden geçenleri dağıtıyorum artık eskiciye. Beş para etmez biliyorum, benden gitsin yeter. Derin bir nefes almak gibi kapalı, havasız bir mekandan çıkınca; o kokusu sinmiş anıların hepsini toplar verirsiniz, sokak sokak dolaşan eskicilere. Vazgeçip peşinden koşsanız çoktan köşeyi dönmüştür ve sırra kadem basmıştır külkedisinin gece onikide kabak olan arabası misali. Sonra ara ki bulasın. Artık unutmak şart hale gelir, dokunmadıkça görmedikçe. Gözden ırak, gönülden de ırak…

Kaç temizlik sonrası hazırladığımız çantalar sokaklara atılmıştır, unuutuklarımız, unutacaklarımız. Kafamızdan geçenler için hazırladığımız çantalar peki? Öyle veriyorum, atıyorum demeyle olmuyor ahkam kestiğimiz üzere. Zira yıllar önce paketlediğim ve attığımı düşündüğüm her şey birkaç taşınmadan sonra, hiç açılmayan bir koliden karşıma çıkıyor; birkaç mısra, fotoğraf ve tozlu gözyaşlarıyla…

Unutmak! Namümkün bu kentte. Eskici, eskici değil… eski, eski… Bir tuhaf hissiyat var bu kentte tüm kiri tozu pası anılarıyla birlikte biriktiriyor. Tükenmez kalemle yazılmış her yazı gibi yahut çıkmayan bir leke bulaşmış gömlek misali. Yaşıyorsunuz ve kalıyor tüm izler. Kent size hatırlatıror an an… İşte diyor şurada, şu köşebeşında yıl bilmemkaç ve bir bank diyor, sonra güller vardı orada… Şimdi yok mesela, yıkılmış portakal suyu satıcısı olmuş… peki ya şu kahve, hani fotoğraf çekilmiştik bir öğlen benim mavi bluzum senin kareli gömleğin vardı, masanın üzerinde de bir kitap, kitap neydi hocam? Olmaz hatırlayamadım… Orası cafe olmuş üstadım…

İşte eskiciye sattığımız bir çanta daha; mekanlarımız, sokaklarımız, kitaplarımız ve fotoğraflarımız…

Oysa daha dündü, eski değildi ve eksik değildi hiçbir şey….