Archive for January, 2009

>fazla…

Posted: January 26, 2009 in Uncategorized

>Pencereden söküp atıyorum kendimi. Sallana sallana odada başlıyorum dolaşmaya; birdenbire aynaya yapışıp kalıyorum, kendime söyle bir bakıyorum, tiksiniyorum kendimden: Hala bitmez tükenmez bir süre daha. Sonunda, bu görüntümden kurtulup yatağın üzerine yığılıyorum. Tavana bakıyorum, bir uyuyabilsem.Sakinlik, sessizlik…

Bizden rahatsız olan bir varolanlar yığını, ne birilerinin, ne ötekilerinin; hiçbirimizin burada olmak için en ufak hakkımız yok. Karışık ve belirsizce tedirgin olan her varolan diğerlerine göre kendini fazla hissetmektedir. Fazlalık, bu ağaçlar, bu kafesler, bu çakıllar arasında kurabileceğim tek ilişkidir. Boşuna kestane ağaçlarını saymaya, onların yerlerini belirlemeye, yüksekliklerini çınarlarınkiyle karşılaştırmaya çalıştım: onların herbiri, içine sokmaya çalıştığım bu ilişkilerden kaçıyor, yalnızlaşıyor ve taşıyordu. Bu ilişkilerin (dünyanın yıkılışını geciktirmek için korumaya inat ettiğim ölçülerin, niceliklerin, yönlerin ilişkileri) keyfiliğini hissediyordum; artık şeyleri aşmıyorlardı. Şurada, karşımda, biraz solda olan kestane ağaçları fazlaydılar.

Ve ben, gevşek, edepsiz, iç karartıcı düşünceleri sindiren, sallayan ben de fazlaydım. Bitkiler arasındaki, bu çakıllar üzerindeki cesedim, kanım fazlaydı.

Ve çürümüş beden onu içine alan toprak için fazlaydı ve nihayet yıkanmış, derisi yüzülmüş, dişler gibi temiz olan kemiklerim de fazlaydılar: ebediyete kadar fazlaydım.

J.Paul Sartre

>geç kalmak üzerine…

Posted: January 20, 2009 in Uncategorized

>
yıllar önce bu başlıkta bir yazı yazmıştım; kimbilir nerelerde… insanın yedisi ne ise yetmişi de o diyorlar ya bu noktada kesinlikle bizim atalarla hemfikirim. değişmiyor, geç kalışlarım, yetişememezliğim. sürekli bir koşturmaca bir yerlere yetişmeye çalışıyorum. bir soyutlama değil kesinlikle benim yaşamımda, somutun ta kendisi. geç kalıyorum işte tüm buluşmalara, toplantılara, işe…
bugün yine geç kaldım; işe yetişmemin mümkünatı yoktu, sağ olsun japonlar iyi para veriyorlar da geç kalınnca bir kurtarıcı taksi bulabiliyorsun ve “yetiştir beni!” diyebiliyorsun. Yine bugün apar topar kendimi takside buldum ve zaman maliyetini düşünüp ve uzun vadeli fayda analizi yapıp bir “10TL” yi gözden çıkardım. oysa bu paraya iki dvd alır, keyifle izlerdim diye düşündüm sonra. Alacağım iki film aklıma geldi, kızılay gaziosmanpaşa arası uzadıkça uzadı. bu arada ne zaman telaşa kapılsam hiç çalmayan telefonum ısrarla çalardı, bu sefer de yanıltmadı…yanıltan kısmı vardı tabiki : annem değildi, unuttuğum şeyleri sıralamıyordu telefonda, ya da akşam gelirken getirmem gerekenleri.. telefonda görüşmem gereken biri vardı önemli bir mevzu konuşmam gerekiyordu… zaten telaş kelimeler karışmış her şeye, taksicinin telde konuşmama aldırmayıp hanfendi, aaa siz orda mı çalışıyorsunuz, şu hanımı tanıyor musunuz soruları üzerine tel ile taksici konuşmalarım birbirine karıştı…ve tabiki telde saçmalamayı ihmal etmedim..

kardeşim iki işi bir arada yapamıyorum! çık aradan taksici…
işe geç kaldım, telde konuşamadım ve sabahın körü taksiden inerken adama “iyi akşamlar” dedim! şaşkın! neyse ki gün fena geçmedi, bu ara işler yoğun…. ne yaparsın kitap parası…
aslında tüm bu şaşkınlıklarım, telaşım..zamanla savaşıma rağmen, herkesin kıymetli zamanlarına imrenerek bakıyorum. benimki bu kadar mühim değil sanırım, bahşedilmemiş gibi… evet kendim, kendim olarak sahip çıkıyorum zamanıma ve mümkün olduğunca paylaşıyorum…ben de “çalışıyorum” “okuyorum” “ailem var” ne bileyim dizi bile izliyorum çoğu zaman..nereye yetişiyoruz ki..nedir acelemiz..bundan geç kalıyorum sanırım, zamanımı fazlasıyla paylaşıyorum, biraz kendime saklayım en iyisi ?

>iyi iyidir..kötü?

Posted: January 19, 2009 in Uncategorized

>Nasıl tanımlamaya çalışırsan öyle oluyor, ruhuna kalıyor iyilik dediğin. Şeyleri, durumları, duyguları, tavırları “iyi” olarak etiketliyorsun mesela. Artık o, her ne ise senin için iyidir. Mekansal ve zamansal değişen iyi olmamalıdır. Demek istediğim şu ki; iyilik mutlaktır, görecelilik dediğimiz şey, relativizm, poztmodernizmin bir kıvırmasıdır. Yöntem olarak tümdengelim ile iyi etiketli her şeyin iyiye varacağını söylemek de hatalı olabilir, çeşitli dışsallıklar iyinin seyrini ya da yansıyışını değiştirebilir.

Ben bu “iyi” meselesine neden taktım bilmiyorum ama zamansal görecelilik oldukça canımı sıkıyor. Zihin dünyanda, ya da duygusal aleminde güzel, iyi olarak ceyran eden şey neden zamanla değişir? Elbette ki çokca yanıtı verilmiştir bunun, esasen yanıt da aramıyorum. Sadece canımı sıkıyor ve paylaşıyorum…İki ay önceki ben ile şimdiki ben hala bensem (iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, aptal ya da zeki) karşıdakine yansıyışımı ne değiştiriyor.

Biliyorum, kendimi başkasıyla tanımamda yöntemsel bir sorun olabilir ama insan sadece kendisine bakmamalı, illa hata aramak da değil mesele, ne peki bilmiyorum?

Aklın hakimiyetinden, rasyonaliteden bazen öylesine korrkuyorum ki, çoğuz zaman bu postmodernizmin göreceleliğinden bile tehlikeli geliyor bana. Zihnimizde yarattığımız panaptikonlara hapsolmuşuz gibi. Fikrin ve zikrin seyrine devam, mahkumiyete devam..


“kim o deme boşuna benim ben,/ öyle bir ben ki baştanbaşa sen”

>across the universe!

Posted: January 16, 2009 in Uncategorized

>
gariptir, bir sivilce ile somutlaşan süreç dışdünyaya “artık büyüdün” /büyüdüm ! imajını verir. senden başka olan her şeye aldığın tavır, artık senin döneminle ilişkilendirilir. sen ise kapıyı çarpıp çıktığında arkanda bıraktıklarına karşı gösterdiğin “dikenli” yeni imajını şiddetle sağlamlaştırmaya çalıştırırsın kimi zaman.. artık dokunur her laf, ses, söz, göz..artık ne varsa..her şey karşıdır sana..dünyayı değiştirecek gücü hissedersin kendinde..ah bir de sivilcelerin olmasa 🙂

neyse ki çoktan atlattık, şiddetsiz ve sivilcesiz..bazen acaba diyorum bu duruma neyse 🙂
bugün en eski dostumla, o günlerde ve şimdi hala birlikte olduğum dostumla muhabbetimizde düşündük ki en güzel dönemmiş..ama biz kısmen farklı bir ergenlik yaşamışız; “ölüler evinden anılar, genç werther!in acıları, yer altından notlar”… ne gerek vardı bu kadarına?
şimdi dönüp bakıyoruz da, doğru dürüst bir flörtümüz bile yok, nasıl olsun “raskolnikov” var hayatımızda! Abartmıyorum – belki de abartıyorum her şey gibi- gömülüp kitaplara çoğu zaman o başımızın belası testleri bile unutuyorduk (kısmen iyi de yapmışız) ama sanki bir denge kurmak gerekliymiş…

açık söylemek gerekirse, kimse elimize tutuşturmadı bu kitapları, hepsi meraktan ve hepsi o kitap kokusu tutkusundan..ve hepsi belki de yalnızlıktan.. işte, şimdi hala yaşadığımız “bunalım” ergenlikten çıkamamış bunalımı gibi gözükmekte..zor bir süreçteyiz nesil olarak; bir yandan savaşlar ve kriz, bir yandan büyümeye karşı direnişin , o eski günlere “ergenliğe” özlemi bile getriyor insanın aklına (ne de olsa sivilcem yoktu!)

bundan sonrası belki 20 yaş bunalımı, nereye yol alırsan o kıyıda bulacaksın kendini…bir bakmışsın yolun yarısı, sevmediğin bir iş, sevmediğin bir adam burnunun dibinde. ergenlik idealizmine ihtiyacı var insanın. bugünlerde realitelerden ziyade işte o “kapı çarpmalara” ihtiyacımız var, “hayır” demeyi, “reddetmeyi” gerçek anlamda hayata geçirmeye ihtiyacımız var. savrulduğun kıyıda değil, istediğin kıyıda konaklamak için…

bize bunu öğrettiler hep, idealizm! “tüm varoluşsal sorunları ile” (materyalizmden bugünlerde bahsetmeye niyetim yok)

biri bana bunu öğütlesin, biri yürü hatta koş desin, biri ben de geliyorum desin..ne olur..

“nothings gonna change in my world…”

>sessizce…

Posted: January 11, 2009 in Uncategorized

>kapıyı çarpıyosun,
önünde düş
arkanda gürültüler…

kapı sessiz
zil susuyor
ve anahtarı unutuyorsun…

sorana yok cevap
kayıpsın yollarda

sessizce
ağlıyorsun..

belki bir kadın sesi
çınlayan kulağında
o kalıyor işte..

o biliyor nerdesin
bir cennet
sessizce yürüyorsun…

kaçıncı yolculuğun
doğduğun sokaktan
kaç apartman katı
ve kaç merdiven yorgunluğun…

hadi söyle kaçıncı sessizlik bu?

haykırmak suç bize
ve sen
sessizce
gidiyorsun…

>takvimlerin kötü haberi var!

Posted: January 2, 2009 in Uncategorized

>bu kadar mı kin dolu bir nesil olacaktık?
soykırımları lanetlemeye çalışırken, o kötü ruhları içimizden kovmaya çalışırken..
ya şimdi ortadoğuda olanlar, daha kötüsü “dünyanın sessizliği”…
bir geçmişi unutmaya çalışırken yeni, kin dolu bir bellek yaratılıyor
ölümlerden hiç söz açamıyorum..
yaşlılardan..
çocuklardan..
kıştan..
açlıktan..
korkudan..

füzelerden söz açıyorum yalnızca, ateşin sıcaklığından şu soğuk günlerde…
yanan kalplerin sıcaklığından
çocuk yüreklerin korkuyla bakışından..

ve vicdan kelimesini unutmuş insan olarak adlandırılan yaratıklardan..

bu nasıl bir dünya?
nasıl bir başlangıc zamana?

bu günlerde tek yanıtım tüm bunlara..

“hayat güzeldir”

bir kurmaca, bir aldatmaca..