Archive for November, 2008

>üstad’a saygılarla

Posted: November 23, 2008 in Uncategorized

>

Ey zavallı milletim dinle!

Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz..”

(Oğuz Atay)

>"lütfen biraz bekler misiniz?"

Posted: November 20, 2008 in Uncategorized

>arkamı döndüm;
Ankara (Gaziosmanpaşa ve Esat) manzaramda; bir ışık kümesi modernleşmeye çalışan gecekonduların üzerinde parlıyor Kasım ayına, kapıda bekleyen kışa inat. anlamadığım cümleler havada uçuşurken ben anladığım kente göz atıyorum sıklıkla..Anlaşabilmek ve anlatabilmek ne kıymetliymiş meğerse..Sonra bir iki kelam edecek oluyorum “bizim oraların jargonundan”;
“Hani Foucult’un kapatılma kuramı var ya hocam..”
bir an susuyorum japon edasıyla ve sonra uzun bir sessizlik..
Foucoult kim ki? Abi o da mı Tokyo’lu?
Harakiri yapmaktan bahsetti bir arkadaşım, her sabah karnımı deşip içine sıkıntılarımı tepiyorum ve tüm “sosyalliğimi” intihar ettirip zamana kurban ediyorum. Başka bir sabaha yeniden doğma umuduyla.. bir ay olmadı iki ay sonra..

“ettooooooo”….”şimdiii”
arkana baktığında şimdi; kalabalıklar ve karanlıklar, içinden göz kırpan ışıklar, anılar ve yıkıntılar.. ve yabancılar..
saat erken ama Kasım ayı, saatleri geri aldık (yoksa ileri mi?), şimdi kent ışıklarla aydınlatmalı ve gecekondular kömür kokusuna mahkum, sokakta üşüyen çocuk ellerin hüznünde Ankara..

japonca saçmalığım bir Kafka edasıyla devam etmekte, görmemezlikten gelinen bir böceğim belki de.. Söyleyecek sözlerim var anadilimde ..susuyorum..

“şo şo amachi kudasai..”

>sonbahar

Posted: November 11, 2008 in Uncategorized

>akşamsın,
eylülsün
ve ıslanmışsın..

soğuk bir yazı yazılmış
kadere ve sen,
kan ter içinde kalmışsın…

kuytu bir ölüm düşünülmüş
izbe koğuşlarda
derin, çok derin dibi kuyunun
ve sen,
düşüncelere dalmışsın…

dokunuşların hasretinde
demir soğukluğu, değmiş yüreğine
kayda girmiş yokluğun
ama sen,
sevmelerle kalmışsın…

çünkü sen,
akşamsın,
eylülsün,
ıslanmışsın…

>ARKADAŞIM BADEM AĞACI

Posted: November 6, 2008 in Uncategorized

>

Sen ağaçların aptalı
Ben insanların
Seni kandırır havalar
Beni sevdalar
Bir ılıman hava esmeye görsün
Düşünmeden gelecek karakış..
Açarsın çiçeklerini ..
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü…
Bir güler yüz bir tatlı söz..
Açarım yüreğimi hemen
Yemişe durmadan çarpar seni karayel
Beni karasevda
Hemde bilerek kandırıldığımızı
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza
Koo desinler bize şaşkın
Sonu gelmesede hiç bir aşkın
Açalım yinede çiçeklerimizi
Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi
Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya

Aziz NESİN

>badem ağacına mektup

Posted: November 6, 2008 in Uncategorized

>sevgili badem ağacı,
kendimi bildim bileli arkadaşlık ettin bana, mevsimsiz uzun bir sessizlikle. Yazmayı keşfimden beri anlayan anlamayan herkese yazdım. Bilirsin insanlar; konuşurlar, yazarlar, gülerler, ağlarlar, kızarlar.. Yani anlarsın tepkilerini, cevabı duymak istediğin gibi olmasa da bir şekilde ulaşır sana. Şimdi anlıyorum ki sana yazmak daha akıllıca; en güzel tepkin çiçeklerin, meyvelerin, yaprakların belki de dduruşun rüzgara karşı. Bir fırtınalık gücün var belki lakin öyle kök salmışcasına bakıyorsun ki gözyüzüne, rüzgar hiç yokmuş zannediyor kendini bilmez fırtına. Ama yalnız sen biliyorsun güçsülüğünü, aman belli etme ne olur ne olmaz.

Dedim ya şimdiye kadar yazdığım nice mektuplar, nice mısralar sadece sıkıntı verdi bana. Oysa şimdi bilemezsin nasıl bir rahatlama; bahardaki yeni açan çiçeğinin ferahlığında. İçimdeki tüm sıkıntıları bir rüzgara teslim edercesine ve kopan fırtınaları gökyüzüne şikayet edercesine. Evet badem ağacı, umarım sendeki yaprak dökümünün hüznü biraz olsun geçmiştir. Biliyorum kolay kolay geçmez bu acı, dilekolay her mevsim yeniden, yeniye başlarcasına ve yeni umutları dağıtırcasına. Sonra soğuk bir rüzgar; Yine aldandın! Daha marttayız oysa. Soğuk, buz yollar. Güneş yok mu güneş, hep bu aylarda gösterir ışığını ve gözkırpar sana. Aylarca beklediğin o ışık bir an olsun gözlerinin parıltısını arttırınca, koyuveriyorsun kendini. Bilirim, çok iyi bilirim badem ağacı. Yok, hayır! kesinlikle suçlamıyorum seni.

Şimdi diyorsun ki bana; sen eylüle teşne yine kandın gidecek ışığa. Çok ısıtıyordu be bağdem ağacı, ama gidecekti. Biliyordum yaz sonuydu; sonbahar geliyordu. Ama bu sıcaklık, yani doğa ile ilk temasım umut veriyordu, içimi ısıtıyordu. Ve ben yanılmıyordum, yaz günü baharı yaşıyordum. İnanmak istiyorum badem ağacı; işte bir tek sana yazıyorum artık, açan çiçekler yalan mıydı? Bu bahar mıydı?

sevgiyle kal.

>tiksinti

Posted: November 2, 2008 in Uncategorized

>


Günler geçiyor, içimdeki bulantı geçmiyor.
Sokaklar, yığınlar, kalabalıklar ve boşluklardan had safhada tiksinti duyuyorum. Sanki konuşsam içimdeki tüm düşünceler dışına çıkacak; kötü var oluşum, en dipte bir yerlerde duruşum. Zaman donmuş ve hayatı durdurmuş hissiyatında hareket ediyorum ancak hareketiminin zamansızlığını fiziken açıklamak güç ki öyle bir niyet de taşımamaktayım.
Hiçbir niyetim yok bu tavrımla, peşin peşin söyleyim. Kendimden bile tiksinmeye başlayalı çok oldu zira. Büyümekle ve kirlenmekle ilgisi olabilir ancak çok da bulaşmış değilim hayata. Ucunda kıyısında zar zor dahil edilmeye çalışılmaktayım. Kendimi kaptırıyorum evet, biri elimden tutup çektiğinde mekanda tüm varlığımla olmak istiyorum, zamanı kutsuyorum o zaman tüm şenliğiyle. Peki ya sonra? Pişmanlık çizgisinde gidip geliyorum; şimdi bu sözlerden kötü şeyler, yani anlarsınız ya fena işlere bulaştığım falan anlaşılabilir. Haşa ben mi? Ben sadece izler dururum kötülükleri, sinirlenirim de, hatta çoğu zaman müdahale etmek isterim. Ama sizce, böyle biri miyim? Yok, hayır böyle şeylere cesaretim yoktur benim; ne iyiliğe ne kötülüğe bulaşırım. İçimden ve kendimle çok bir şeyim aslında; iyi, kötü, çirkin, fena vesaire…Ama gerçeklik; iyi diyorlar ya, hadi bakalım öyleyim… ne önemi varsa..
İyi diyorlar bana, inanması güç hayatın entrikalarını sadece dinlemeyi tercih eden, acıyı hissetmek için şiir yazan ve kimi zaman öykülerine bulaştıran biri. Peki dokundu mu bana kötülük? Aman dokunmasın dediğinizi duyuyorum!Ya, evet dokunmasın. Ben, burada kendiliğimle, hiçbir şeye dokunmadan kalayım.. Öyle aşklardan bahsedeyim ve acılardan ya da ödipal komplekslerden.. Kendimden bahsetmekten vazgeçip, sizlerden bahsedeyim; bizzat yaşayanlardan. Sizin öykünüzü yazayım tarihe. Ama önce ben! Bencilim işte bilirsiniz.
Bulaştım yine de size, pisliğinize. Akıp gidiyorum bir kanalizasyonda, pis sular bulaşıyor ben üstümü siliyorum, paçalarımı sıvamış nazik nazik yürüyorum.Elim yüzüm iyilik saçıyor..Öyle işte, bu nedenle de her şeyden ve kendimden birkat daha fazla tiksiniyorum..
geçen yıllara geçmişler ola..